أَفَمَن كَانَ مُؤْمِنًا كَمَن كَانَ فَاسِقًا لَّا يَسْتَوُۥنَ · أَمَّا ٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ وَعَمِلُوا۟ ٱلصَّٰلِحَٰتِ فَلَهُمْ جَنَّٰتُ ٱلْمَأْوَىٰ نُزُلًۢا بِمَا كَانُوا۟ يَعْمَلُونَ · وَأَمَّا ٱلَّذِينَ فَسَقُوا۟ فَمَأْوَىٰهُمُ ٱلنَّارُ كُلَّمَآ أَرَادُوٓا۟ أَن يَخْرُجُوا۟ مِنْهَآ أُعِيدُوا۟ فِيهَا وَقِيلَ لَهُمْ ذُوقُوا۟ عَذَابَ ٱلنَّارِ ٱلَّذِى كُنتُم بِهِۦ تُكَذِّبُونَ
E-fe-men kâne mü'minen ke-men kâne fâsikan, lâ yestevûn · Emme'llezîne âmenû ve amilu's-sâlihâti fe-lehüm cennâtü'l-me'vâ nüzülen bimâ kânû ya'melûn · Ve emme'llezîne fesekū fe-me'vâhümü'n-nâr, küllemâ erâdû en yahrucû minhâ uîdû fîhâ ve kıyle lehüm zûkū azâbe'n-nâri'llezî küntüm bihî tükezzibûn
"Mümin olan, yoldan çıkmış olan gibi midir? Bir olmazlar. İman edip sâlih amel işleyenlere gelince: yaptıklarına karşılık konak olarak Me'vâ cennetleri vardır. Yoldan çıkanlara gelince: varacakları yer ateştir. Oradan her çıkmak istediklerinde geri çevrilirler ve kendilerine: 'Yalanlamakta olduğunuz ateş azabını tadın' denir."
| Yer | Nasıl kuruluyor | Karşılaştırılan |
|---|---|---|
| Fâtır 35/19-22 | Dört çift, art arda | Kör/gören · karanlık/ışık · gölge/sıcak · diri/ölü |
| Gāfir 40/58 | Ve mâ yestevi'l-a'mâ ve'l-basîru… | Kör/gören, sonra iman eden/kötülük yapan |
| Câsiye 45/21 | Em hasibe… en nec'alehüm ke'llezîne âmenû, sevâen mahyâhüm ve memâtühüm | Hayat ve ölümde eşitlik |
| Secde 32/18 | E-fe-men kâne mü'minen ke-men kâne fâsikan, lâ yestevûn | İman eden / fâsık |
Bir — benzetme mi doğrudan mı. Fâtır ve Gāfir karşıtlığı duyu benzetmesiyle kuruyor (kör/gören). Secde benzetme kullanmıyor: iki tarafı doğrudan adlandırıyor.
İki — soru mu haber mi. Câsiye em hasibe ile bir zanna itiraz ediyor ("öyle mi sandılar?"). Secde önce soru sorup (e-fe-men…) sonra kendi cevabını veriyor: lâ yestevûn. Yani soru açık bırakılmıyor.
Üç — sayı. Lâ yestevûn çoğuldur, oysa karşılaştırılan iki taraf var; ikil (lâ yesteviyâni) beklenebilirdi. Dilciler bunu, men ism-i mevsûlünün lafzen tekil manen çoğul olmasıyla açıklar: karşılaştırılan iki kişi değil, iki sınıftır.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum, dayanağı bu sayı ayrıntısıdır: ayet iki adamı değil iki grubu karşılaştırıyor. Ve Fâtır (Melâike) 35/19-22'de kaydedilen "hafiften ağıra doğru giden dizi" burada yok — Secde tek çift kuruyor, ama onu hemen iki ayetle açıyor (19 ve 20). Fâtır sıralayıp bırakıyor, Secde tek çifti ayrıntılandırıyor.
Kökün somut anlamı dilcilerce şöyle verilir: fesekati'r-rutabetü an kışrihâ — hurma, kabuğundan çıktı. Yani fısk, bir şeyin kendi örtüsünden/sınırından dışarı çıkmasıdır.
Kelimenin karşısına mü'min konması kaydedilmeye değer: karşıtlık kâfir ile değil fâsık ile kuruluyor. Ve fiil de bunu sürdürüyor: yirminci ayette ellezîne fesekū — isim değil fiil.
Bunu bir gözlem olarak kaydediyorum: ayetin tarif ettiği şey bir inanç beyanı değil, sınırdan çıkma eylemidir. Hucurât 49/6-7'de aynı kök işlendi; oraya dayanıyorum.
| Ayet | İfade | Kelimenin konumu |
|---|---|---|
| 19 | Cennâtü'l-me'vâ | Tamlanan — cennetlerin adı |
| 20 | Fe-me'vâhümü'n-nâr | Haber — varacakları yer |
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum, dayanağı iki ayetin aynı kelimeyi paylaşmasıdır: karşılık iki tarafa da "sığınılan yer" diye adlandırılıyor. Kelime aynı; içerik zıt. Ve bu, sûrenin on sekizinci ayetindeki hükmün (lâ yestevûn) dizimsel karşılığıdır: eşit olmayan iki şey, aynı adı taşıyan iki yere konuyor.
نُزُلًا — kök ن-ز-ل: inmek. Nüzül, konuğa indiğinde hazırlanan ikramdır. Kelime Vâkıa 56/56'da ve 56/93'te işlendi — orada iki tarafa da nüzül deniyordu. Tekrarlamıyorum.
Ve iki fiil arasındaki ilişki kaydedilmelidir: erâdû (istediler) — malum; uîdû (geri çevrildiler) — meçhul.
Bunu bir dizim gözlemi olarak kaydediyorum: isteme fiilinin öznesi söyleniyor, geri çevirme fiilinin öznesi söylenmiyor. Yani sahnede irade bir tarafta, sonuç öbür taraftadır. Ve küllemâ bunu bir kereye indirgemiyor: istek tekrarlanıyor, sonuç da tekrarlanıyor.
Bu, on ikinci ayetteki talebin (fe'rci'nâ) devamıdır ve sûre içinde doğrulanabilir bir hattır: orada dönme isteniyordu, burada çıkma isteniyor. İki istek de karşılıksız kalıyor.