إِذْ عُرِضَ عَلَيْهِ بِٱلْعَشِىِّ ٱلصَّٰفِنَٰتُ ٱلْجِيَادُ · فَقَالَ إِنِّىٓ أَحْبَبْتُ حُبَّ ٱلْخَيْرِ عَن ذِكْرِ رَبِّى حَتَّىٰ تَوَارَتْ بِٱلْحِجَابِ · رُدُّوهَا عَلَىَّ فَطَفِقَ مَسْحًۢا بِٱلسُّوقِ وَٱلْأَعْنَاقِ
İz urida aleyhi bi'l-aşiyyi's-sâfinâtü'l-ciyâd · Fe-kāle innî ahbebtü hubbe'l-hayri an zikri rabbî hattâ tevârat bi'l-hicâb · Ruddûhâ aleyye, fe-tafika meshan bi's-sûkı ve'l-a'nâk
"Hani ona akşamüstü, bir ayağını tırnağı üzerine dikip duran soylu koşu atları sunulmuştu. Dedi ki: 'Ben, Rabbimin zikrinden(/zikrine) dolayı hayır sevgisini sevdim — nihayet perdenin arkasına gizlendi.' 'Onları bana geri getirin.' Ve bacaklarını ve boyunlarını sıvazlamaya/vurmaya koyuldu."
Bu üç ayet, sûrenin üzerinde en çok ayrılığa düşülen yeridir. Ve yirmi birinci ayetteki kayıt burada da geçerlidir:
Klasik tefsirlerde bu sahne etrafında çok sayıda rivayet toplanmıştır ve bir kısmı Süleymân'a peygamberlere yakışmayan fiiller nispet eder. Bu tefsirde o anlatılara girilmiyor. Klasik müfessirlerin önemli bir kısmının bu rivayetleri reddettiği nakledilir.
Aşağıda yalnızca ayetlerin lafzı üzerinde durulacak, ihtilaf tablo hâlinde verilecek ve tercih dayatılmayacaktır.
صَافِنَات — kök ص-ف-ن. Dilciler kelimeyi çok belirgin bir duruşla tarif eder: صَفَنَ الفَرَسُ — at, üç ayağı üzerinde durup dördüncüsünü tırnağının ucuna dikti.
Bu, atçılıkta bilinen bir duruştur ve iki şey gösterir: hayvanın dinç olduğunu (yorgun at dört ayağını da basar) ve eğitimli olduğunu.
جِيَاد — tekili cevâd. Kök ج-و-د: iyi olmak, cömert olmak. Cevâd — hem cömert insan hem hızlı at. Ortak nokta: cömert olan verirken elini tutmaz, hızlı at koşarken kendini tutmaz.
Bir kısım müfessir sâfinâtı "bir ayağını kaldıran" değil "sıra sıra dizilmiş" diye de anlamıştır (ص-ف-ن ile ص-ف-ف köklerinin yakınlığından). İki izah da nakledilir.
Ve bu kelime sûrede ikinci kez geçiyor. On sekizinci ayette Dâvûd'la birlikte dağların tesbih ettiği vakitti: bi'l-aşiyyi ve'l-işrâk.
Bu, doğrulanabilir bir lafız tekrarıdır. Bağı kuran ise benim ve kendi okumam olarak kaydediyorum: aynı vakit, iki peygamber, iki farklı meşguliyet. Sûre bunu ayrıca yorumlamıyor; iki sahneyi yan yana koyup bırakıyor.
ٱلْخَيْر — kök خ-ي-ر: iyi olan, tercih edilen. Ve Arapçada kelimenin özel bir kullanımı vardır ve dilciler bunu kaydeder: el-hayr, at anlamında kullanılır. Bu, dilde yerleşmiş bir kullanımdır.
| Okuma | el-hayr ne | an ne bildiriyor | Cümlenin anlamı |
|---|---|---|---|
| 1. Tercih okuması | Mal / at sevgisi | Uzaklaşma — "…den dolayı, …e tercihen" | "Bu sevgiyi, Rabbimin zikrinden öteye geçecek şekilde sevdim" |
| 2. Gerekçe okuması | Atlar | li-ecli anlamında — "…den ötürü, …için" | "Bu atları Rabbimin zikri sebebiyle sevdim" — yani onlar bir vazife içindir |
| 3. Meşguliyet okuması | Atlar | Uzaklaşma | "Onlarla meşgul olmak beni zikirden alıkoydu" |
Tercih dayatmıyorum. Şu kadarı kaydedilebilir ve lafza dayanır: cümlede bir pişmanlık ya da bağışlanma dileği bildiren tek kelime yoktur. Otuz dördüncü ayette sümme enâb (sonra döndü) gelecek, ama o cümle ayrı bir olayın (kürsî ve ceset) ardındadır.
Ve ahbebtü hubbe — masdarın fiille birlikte gelmesi Arapçada te'kîd bildirir: "sevdim, hem de bir sevmek."
حِجَاب — kök ح-ج-ب: perde, engel; arada duran şey. Fussilet 41/5'te bu kelime işlendi (karşı tarafın ve min beyninâ ve beynike hicâb demesi).
| Görüş | Gizlenen ne | Gerekçe | Zayıf yanı |
|---|---|---|---|
| Güneş | Güneş battı | Bi'l-aşiyy (akşamüstü) karînesi; Arapçada güneş, anılmadan da zamirle gösterilebilir — dilciler bunu kaydeder | Lafzen anılmamıştır |
| Atlar | Atlar koşup gözden kayboldu | Lafzen zikredilen dişil çoğul budur (es-sâfinât); zamirin en yakın merciine dönmesi asıldır | Hicâb kelimesi at için alışılmadık |
Tercih dayatmıyorum. İki okuma, sonraki ayeti farklı anlamlandırır: birincide "geri getirin" denen şey atlar olur ve olay güneşin batmasından sonra geçer; ikincide atlar uzaklaşmış ve geri çağrılmıştır.
طَفِقَ — Arapçada "başlamak, bir işe koyulmak" bildiren fiillerdendir (efâlü'ş-şurû'). Ardından gelen kelime, başlanan işi bildirir.
مَسْح — kök م-س-ح. Ve kökün asıl anlamı: bir şeyin üzerinden el geçirmek, sıvazlamak, silmek. Abdestte başa mesh etmek bu köktendir (Mâide 5/6).
Ve dilciler kökün ikinci bir kullanımını da kaydeder: mesehahû bi's-seyf — kılıçla vurdu, kesti. Bu kullanım, kılıcın hedef üzerinden geçmesi resminden çıkarılmıştır.
| Görüş | Mesh ne | Ne olmuş oluyor | Dayanağı |
|---|---|---|---|
| Okşamak / sıvazlamak | El sürmek | Süleymân atları geri getirtip bacaklarını ve boyunlarını sıvazladı — sevgi, takdir, ilgi | Kökün asıl anlamı budur ve Kur'an'da kelimenin başka kullanımı bu yöndedir |
| Kesmek | Kılıçla vurmak | Atları kesti — kendisini alıkoyan şeyden kurtuldu ya da onları adadı | Dilcilerin kaydettiği mesehahû bi's-seyf kullanımı; ve es-sûk ve'l-a'nâk (bacaklar ve boyunlar) tamlamasının kesim yerlerini andırması |
| Damgalamak / işaretlemek | Üzerinden el geçirip nişan vurmak | Atları bir işe tahsis etti | Bir kısım müfessirin izahı; mesh kökünün "üzerinden geçmek" anlamına dayanır |
Bu ihtilafta kesinlikle tercih dayatmıyorum ve gerekçemi açıkça yazıyorum: ayetin lafzı üç okumaya da elverişlidir ve hiçbirini dışlayan bir karîne içermiyor.
- Kökün asıl ve yaygın anlamı birinci görüşü destekler. İkinci anlam mecazîdir ve daha az kullanılır.
- İkinci görüşü destekleyen karîne, kesilen uzuvların adlandırılmasıdır (sûk — bacaklar; a'nâk — boyunlar).
- Birinci görüşü destekleyen karîne, ruddûhâ aleyye (bana geri getirin) emridir: geri getirtmek, bir yakınlaşma fiilidir.
Ve klasik tefsirlerde ikinci görüş etrafında toplanan ayrıntılı anlatılara girmiyorum; bu anlatıların kaynağının rivayet olduğu ve müfessirler arasında tartışıldığı nakledilir.
Bir gözlem olarak kaydediyorum: iki uzuv, atın iki temel niteliğinin bulunduğu yerdir — bacak koşuyu, boyun duruşu taşır. Otuz birinci ayetteki iki sıfat (sâfinât — duruş, ciyâd — koşu) tam olarak bu iki uzva karşılık gelir. Bu bir lafız denkliğidir; ne anlama geldiğine dair bir hüküm kurmuyorum.