يَٰٓأَيُّهَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ لَا تَتَّخِذُوا۟ ٱلَّذِينَ ٱتَّخَذُوا۟ دِينَكُمْ هُزُوًا وَلَعِبًا مِّنَ ٱلَّذِينَ أُوتُوا۟ ٱلْكِتَٰبَ مِن قَبْلِكُمْ وَٱلْكُفَّارَ أَوْلِيَآءَ
"Ey iman edenler! Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden dininizi alay ve oyun konusu edinenleri ve inkârcıları veli edinmeyin."
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum ve dayanağı harf-i cerdir: min burada teb'îz (bir bütünün bir kısmını ayırma) içindir — "kendilerine kitap verilenlerden olan", yani o topluluğun tamamı değil, içlerinden şu vasfı taşıyanlar.
Aynı min kullanımı Tevbe 9/97-99'da (ve mine'l-a'râbi men…) işlendi ve orada da toptan hükmü engelleyen öğe olarak kaydedildi.
وَإِذَا نَادَيْتُمْ إِلَى ٱلصَّلَوٰةِ ٱتَّخَذُوهَا هُزُوًا وَلَعِبًا (58) — ve somut örnek veriliyor: ezana karşı tavır. Zâlike bi-ennehüm kavmün lâ ya'kılûn — gerekçe akıl yürütmemeye bağlanıyor.
قُلْ يَٰٓأَهْلَ ٱلْكِتَٰبِ هَلْ تَنقِمُونَ مِنَّآ إِلَّآ أَنْ ءَامَنَّا بِٱللَّهِ وَمَآ أُنزِلَ إِلَيْنَا وَمَآ أُنزِلَ مِن قَبْلُ (59)
Ve sorunun kuruluşu kaydedilmeye değer: hel tenkımûne minnâ illâ en âmennâ… — "bize karşı tavrınızın sebebi, bizim iman etmiş olmamızdan başka bir şey mi?"
Bunu bir gözlem olarak kaydediyorum: cümle, itiraz edilen şeyin listesini veriyor ve listede öncekilere iman da var (ve mâ ünzile min kabl). Yani ayrılık noktası olarak gösterilen şey, bir birleşme noktası olarak sunuluyor.
Ayette geçen ifadelerin (el-kıredete ve'l-hanâzîr) neye işaret ettiği üzerine Bakara 2/65 ve A'râf 7/166'da işlenen tartışma vardır — gerçek bir dönüşüm mü, yoksa mecaz mı olduğu klasik tefsirde tartışılmıştır. Tercih yapılmıyor.
STYLE gereği burada açıkça kaydedilir: bu ifadeler bir topluluğun tamamı hakkında bir nitelik değildir. Ayetin kendisi ve ceale minhüm diyor — yine min, yine teb'îz. Ve fiiller geçmiş zamandır: belirli bir olay anlatılıyor.
Bu tefsirde hiçbir topluluk hakkında bu ayetle sıfat kurulmuyor — ve bu kayıt, ayetin kendi harfinden çıkmaktadır.
5/62-63 — وَتَرَىٰ كَثِيرًا مِّنْهُمْ يُسَٰرِعُونَ فِى ٱلْإِثْمِ وَٱلْعُدْوَٰنِ وَأَكْلِهِمُ ٱلسُّحْتَ
لَوْلَا يَنْهَىٰهُمُ ٱلرَّبَّٰنِيُّونَ وَٱلْأَحْبَارُ عَن قَوْلِهِمُ ٱلْإِثْمَ وَأَكْلِهِمُ ٱلسُّحْتَ (63)
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum ve dayanağı cümlenin öznesidir: son ayet, kınamayı yapanlardan alıp engellemeyenlere çeviriyor — ve engellemesi beklenenler, aynı topluluğun âlimleridir (er-rabbâniyyûn ve'l-ahbâr, 44. ayette Tevrat'ı emanet edilen sıfatıyla anılan iki grup).
Sun' (ص-ن-ع) kökü, amelden farklı olarak ustalıkla, düzenli olarak yapmayı bildirir. Dilciler bu farkı kaydeder.
Bunu bir dil gözlemi olarak kaydediyorum ve bağlayıcı değildir: kötülüğü işleyen için amel, ona ses çıkarmayan için sun' kullanılıyor — susmak, bir kez yapılan bir iş değil, sürdürülen bir düzendir.