فَتَوَلَّ عَنْهُمْ ۘ يَوْمَ يَدْعُ ٱلدَّاعِ إِلَىٰ شَىْءٍ نُّكُرٍ
Fe-tevelle anhüm; yevme yed'u'd-dâi ilâ şey'in nükür "Öyleyse onlardan yüz çevir. Çağıranın tanınmadık bir şeye çağıracağı gün…"
Kök: و-ل-ي. Somut anlamı: yakın olmak, bitişik olmak. Velî — yakın olan, dost, koruyucu. Vilâyet — yakınlık ve onun getirdiği yetki. Tâlî — arkadan gelen.
- تَوَلَّىٰ عَنْ — birinden yüz çevirmek, uzaklaşmak.
- تَوَلَّىٰ (edatsız) — bir işi üstlenmek, sahip çıkmak.
Aynı fiil, an edatı aldığında uzaklaşma, almadığında sahiplenme bildiriyor. Buradaki an ile gelmiştir: uzaklaşma.
Emrin muhatabı Peygamber'dir ve bu, sûrenin ona verdiği tek emirdir. İkinci ayette yalanlayanların i'râz ettiği söylenmişti; altıncı ayette Peygamber'e tevellî emrediliyor. İki farklı kök, benzer bir hareket — ama biri kınanıyor, öteki emrediliyor.
Fark nerede? Kaynağında. Onların yüz çevirmesi işaretten kaçıştır; Peygamber'in yüz çevirmesi ise tebliğin bittiği yerde durmasıdır. Aynı emrin bir başka biçimi Zâriyât 51/54'tedir: "Onlardan yüz çevir; kınanacak değilsin" — ve Zâriyât'de o ayet, bu tefsirde ayrıntılı işlendi. Orada kaydedilen kayıt burada da geçerlidir: bu emir tebliği bırakmak değil, sonucun sorumluluğunu üstlenmemektir.
- يَدْعُ — aslı yed'û (يدعو). Sondaki و yazılmamıştır.
- ٱلدَّاعِ — aslı ed-dâî (الداعي). Sondaki ي yazılmamıştır.
Bu tür hazifler mushaf resminde birkaç yerde bulunur ve okuyuşta harf telaffuz edilmez. Bunu bir dil verisi olarak kaydediyorum; buradan hiçbir anlam ya da sayı çıkarmıyorum. STYLE'ın harf-sayı hesabı yasağı burada da geçerlidir.
ٱلدَّاعِ — çağıran. Kök: د-ع-و, ve bu kök Nûh'de sûrenin omurgası olarak ayrıntılı işlendi: kökün Arapçada iki işi birden yaptığı (çağırmak ve dua etmek) orada gösterildi.
Çağıranın kim olduğu ayette söylenmiyor. Klasik tefsirde bunun sûra üfleyen melek olduğu yaygın olarak söylenir; Kur'an ismini vermez ve ben de vermiyorum. Kelimenin belirli (el-dâî) gelmesi, muhatabın bildiği bir çağırandan söz edildiğini gösterir; kimliğini değil.
Aynı ifade Tâhâ 20/108'de de geçer: "O gün çağırana uyarlar, ondan sapma olmaz."
نُكُر — Kök: ن-ك-ر. Bu kök Mülk, Zâriyât, Mücâdele ve Mümtehine'de işlendi. Somut anlamı: tanımamak, bilmemek, yabancı bulmak.
- نَكِرَ / أَنْكَرَ — tanımadı, inkâr etti. İnkâr, "bunu tanımıyorum" demektir.
- مُنْكَر — hoş görülmeyen, reddedilen. Ve tam karşıtı مَعْرُوفtur — "bilinen, tanınan". Yani Arapçada iyilik "tanınan", kötülük "tanınmayan" diye adlandırılır.
- نَكِير — reddediş, karşı çıkış. Mülk 67/18'de: fe-keyfe kâne nekîr — Mülk bölümünde işlendi.
- نَكِرَة — belirsiz isim (gramerde). Tanınmayan, belirli olmayan.
- تَنَكَّرَ — kılık değiştirdi, tanınmaz hale geldi.
Ve ayetin söylediği şey tam olarak budur: çağrılan şey, bilinen hiçbir şeye benzemiyor. Ayet o günün ne olduğunu tarif etmiyor; tarif edilemezliğini söylüyor.
Bu, tarif etme yönteminin kendisi hakkında bir şey söylüyor ve bunu kendi okumam olarak kaydediyorum. Bir şeyi anlatmanın iki yolu vardır: benzetmek, ya da benzemezliğini söylemek. Kur'an ikisini de kullanır — ve bu sûrede ikisi yan yana duruyor:
| Ayet | Yöntem | İfade |
|---|---|---|
| 6 | Benzemezlik | şey'in nükür — tanınmadık bir şey |
| 7 | Benzetme | ke-ennehüm cerâdün münteşir — yayılmış çekirge gibi |
Altıncı ayet "hiçbir şeye benzemez" diyor; yedinci ayet hemen bir benzetme yapıyor. Çelişki değil, işbölümü: benzemeyen şey olayın kendisidir; benzetilen şey insanların görüntüsüdür. Kıyametin niteliği tarif edilemez; ama o gün insanların ne halde olacağı tarif edilebilir.
Kur'an'ın Kur'an'la tefsiri. Aynı kök, aynı anlamda, Kehf sûresinde Hızır kıssasında geçer: "Doğrusu çok münker bir şey yaptın" (Kehf 18/74) ve "Doğrusu nükr bir iş yaptın" (Kehf 18/71). Orada da anlam "alışılmadık, akıl alması güç" yönündedir.