إِنَّ هَٰذَا لَهُوَ حَقُّ ٱلْيَقِينِ · فَسَبِّحْ بِٱسْمِ رَبِّكَ ٱلْعَظِيمِ
Cümlede üç tekit vardır: inne + le + hüve (fasıl zamiri). Arapçada bu yığılma, söylenenin tartışmaya kapatılması demektir.
Ve bu, sûrenin kırk yedinci ayetindeki itirazın tam karşısındadır: orada e-innâ le-meb'ûsûn diye iki tekitle soru sorulmuştu. Burada üç tekitle cevap veriliyor.
| Terkip | Nerede | Dosya |
|---|---|---|
| İlme'l-yakīn | Tekâsür 102/5 | Tekâsür |
| Ayne'l-yakīn | Tekâsür 102/7 | Tekâsür |
| Hakku'l-yakīn | Vâkıa 56/95 ve Hâkka 69/51 | Hâkka |
Klasik tefsirlerde bu üçlü genellikle bir derecelenme olarak açıklanır: bilerek kesinlik, görerek kesinlik, yaşayarak kesinlik. Bu izahı geleneğinde yaygın bir açıklama olarak aktarıyorum; terkiplerin lafzından zorunlu olarak çıkan bir sıralama değildir ve dilciler hakku'l-yakīn ifadesinin izafet yapısını da farklı açıklar.
Hâzâ — "bu". Neye işaret ettiği söylenmiyor. Klasik tefsirlerde en yaygın okuma, sûrede anlatılan bütününe işaret ettiğidir.
Bu ayet, yetmiş dördüncü ayetle kelime kelime aynıdır. Kelimelerin tahlili orada yapıldı; tekrarlamıyorum.
Aynı emir, iki ayrı delil kümesinin sonunda. Sûrenin yapısı bölümünde bu tekrarın blok sınırlarını çizdiğini kaydetmiştim; burada işlevi tamamlanıyor.
Ve kapanış kaydedilmeye değer: sûre doksan altı ayet boyunca kıyameti, üç sınıfı, cenneti, cehennemi, delilleri ve ölümü anlattıktan sonra muhataptan tek bir şey istiyor: tesbih.
Kendi okumam olarak veriyorum: istenen şey bir bilgi değil, bir eylem bile değil — bir tavır. Sebbih, kökü itibarıyla uzak tutmaktır: Allah'ı O'na yakışmayan her şeyden tenzih etmek. Sûre boyunca yapılan da tam olarak buydu: kimin neyi yapabildiğine dair yanlış tasavvurları tek tek elemek. Son emir, o elemenin adını koyuyor.