وَلَهُۥ مَا سَكَنَ فِى ٱلَّيْلِ وَٱلنَّهَارِ … وَإِن يَمْسَسْكَ ٱللَّهُ بِضُرٍّ فَلَا كَاشِفَ لَهُۥٓ إِلَّا هُوَ · قُلْ أَىُّ شَىْءٍ أَكْبَرُ شَهَٰدَةً قُلِ ٱللَّهُ شَهِيدٌۢ بَيْنِى وَبَيْنَكُمْ
"Gecede ve gündüzde barınan her şey O'nundur… Allah sana bir zarar dokundurursa, onu O'ndan başka giderecek yoktur. De ki: 'Şahitlik bakımından hangi şey daha büyüktür?' De ki: 'Allah benimle sizin aranızda şahittir.'"
مَا سَكَنَ فِى ٱلَّيْلِ وَٱلنَّهَارِ — س-ك-ن kökü En'âm 6/96'da (ve cealle'l-leyle sekenâ) ve Fetih 48/4'te işlendi. Buradaki kullanım "barınan, duran her şey" anlamındadır.
فَلَا كَاشِفَ لَهُۥٓ إِلَّا هُوَ — keşf (perdeyi kaldırmak): Kāf 50/22'de (fe-keşefnâ anke ğıtâek) işlendi.
Ve cümlenin iki yönlü kurulduğu kaydedilmelidir: zarar için lâ kâşife lehû, hayır için fe-hüve alâ külli şey'in kadîr. İki durum, iki ayrı ifadeyle.
قُلْ أَىُّ شَىْءٍ أَكْبَرُ شَهَٰدَةً — soru soruluyor ve cevabı yine aynı ayette veriliyor: kuli'llâh.
Bunu bir dizim gözlemi olarak kaydediyorum: iki kul (de ki) arka arkaya geliyor — biri soruyu, öteki cevabı taşıyor. Karşı tarafın cevap vermesi beklenmiyor.
ٱلَّذِينَ ءَاتَيْنَٰهُمُ ٱلْكِتَٰبَ يَعْرِفُونَهُۥ كَمَا يَعْرِفُونَ أَبْنَآءَهُمُ (20) — "kendi oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar." Bakara 2/146'da aynı ifade işlendi; oraya dayanıyorum.
وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ ٱفْتَرَىٰ عَلَى ٱللَّهِ كَذِبًا (21) — bu kalıp sûrede birkaç kez dönecek (93, 144, 157). Ve sûrenin omurgasıyla doğrudan bağlantılıdır: yasağı Allah'a nispet etmek.
ٱنظُرْ كَيْفَ كَذَبُوا۟ عَلَىٰٓ أَنفُسِهِمْ (24) — "kendilerine karşı nasıl yalan söylediklerine bak." Yalanın muhatabı kendileri olarak veriliyor.