وَمَآ أَرْسَلْنَا فِى قَرْيَةٍ مِّن نَّبِىٍّ إِلَّآ أَخَذْنَآ أَهْلَهَا بِٱلْبَأْسَآءِ وَٱلضَّرَّآءِ لَعَلَّهُمْ يَضَّرَّعُونَ · ثُمَّ بَدَّلْنَا مَكَانَ ٱلسَّيِّئَةِ ٱلْحَسَنَةَ حَتَّىٰ عَفَوا۟ وَّقَالُوا۟ قَدْ مَسَّ ءَابَآءَنَا ٱلضَّرَّآءُ وَٱلسَّرَّآءُ فَأَخَذْنَٰهُم بَغْتَةً وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ
Ve mâ erselnâ fî karyetin min nebiyyin illâ ehaznâ ehlehâ bi'l-be'sâi ve'd-darrâi leallehüm yaddarraûn · Sümme beddelnâ mekâne's-seyyieti'l-hasenete hattâ afev ve kālû kad messe âbâena'd-darrâü ve's-serrâü fe-ehaznâhüm bağteten ve hüm lâ yeş'urûn
"Biz hangi ülkeye bir peygamber gönderdiysek, halkını mutlaka darlık ve sıkıntıyla yakaladık — yalvarsınlar diye. · Sonra kötülüğün yerini iyilikle değiştirdik; nihayet çoğaldılar ve 'atalarımıza da darlık ve bolluk dokunmuştu' dediler. Bunun üzerine biz de onları, hiç farkında değillerken ansızın yakaladık."
Beş kıssa bittikten sonra sûre bir kaide koyuyor ve kaidenin biçimi kaydedilmelidir: olumsuzlama + istisna (mâ … illâ).
| Aşama | Ne yapılıyor | Beklenen | Olan |
|---|---|---|---|
| 1 (94) | Be'sâ ve darrâ — darlık | Leallehüm yaddarraûn — yalvarma | (metin sonucu söylemiyor) |
| 2 (95) | Beddelnâ mekâne's-seyyieti'l-hasenete — bolluk | — | Hattâ afev ve bir cümle: kad messe âbâena'd-darrâü ve's-serrâü |
Ve ikinci aşamanın sonucu bir cümledir, bir davranış değil. Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum ve bağlayıcı değildir; dayanağı ayetin kendisidir: sınamayı boşa çıkaran şey, bir açıklama oluyor — "böyle şeyler zaten olur, atalarımızın başına da geldi."
Yani olay bir işaret olmaktan çıkarılıp bir tabiat olayı hâline getiriliyor. Ve bu, sûrenin yirmi sekizinci ayetiyle aynı çizgidedir: orada da davranışın gerekçesi atalara bağlanıyordu (vecednâ aleyhâ âbâenâ).
عَفَوا۟ — kök ع-ف-و. Kökün asıl anlamlarından biri çoğalmak, artmaktır (saç uzayıp gürleşince afe'ş-şa'r denir). Kelimenin bu ayetteki anlamı üzerinde dilciler durur ve iki izah nakledilir:
| Okuma | Afev ne demek |
|---|---|
| 1 | Çoğaldılar — sayıca ve malca arttılar |
| 2 | Bollaştılar, rahatladılar — geçim genişledi |
Ve bu kelime sûrenin son bloğunda başka bir anlamıyla geri gelecek: huzi'l-afve (199). Aynı kök, iki ayrı anlam dalı. Bu bağ 199. ayette işlenecektir.
ش-ع-ر kökü: ince bir şeyi fark etmek, sezmek. Kök şa'r (kıl) ile akrabadır; dilciler şuûru "kıl kadar ince bir şeyin farkına varmak" resmine bağlar.
Ve iki kelimenin birlikte gelmesi kaydedilmeye değer: bağteten olayın hızını, lâ yeş'urûn muhatabın hâlini bildiriyor. İkisi birlikte, sûrenin dördüncü ayetindeki resimle örtüşüyor: fe-câehâ be'sünâ beyâten ev hüm kāilûn — gece uykusunda ya da öğle uykusunda. Sûre aynı şeyi iki kez, iki ayrı kelimeyle söylüyor.