كَلَّا سَيَعْلَمُونَ · ثُمَّ كَلَّا سَيَعْلَمُونَ
Bu edat Kur'an'da otuza yakın yerde geçer ve hepsi mushafın ikinci yarısındadır — yani ağırlıklı olarak kısa Mekkî sûrelerde. Bu tefsirde daha önce Tekâsür, Hümeze, Alak ve Beled bölümlerinde karşımıza çıktı.
| Görüş | İşlev | Türkçe karşılığı |
|---|---|---|
| Redd ve caydırma (radd ve zecr) | Önce söylenen bir şeyi reddeder ve muhatabı o tavırdan alıkoyar | "Hayır, öyle değil!", "Kes şunu!" |
| Tahkik (hakkan anlamında) | Arkasından geleni pekiştirir | "Gerçekten", "elbette" |
Bazı dilciler edatın her yerde birinci anlamı taşıdığını söyler; bazıları bağlama göre değiştiğini kabul eder.
Bu ayette birinci anlam daha uygun görünüyor, çünkü öncesinde reddedilecek bir şey vardır: soruşma ve ihtilaf. Kellâ, konuşmayı keser.
Ve edatın yaptığı iş tam olarak budur: konuşmanın ortasına inen bir kesme. Sûre üç ayet boyunca onların konuşmasını aktardı; dördüncü ayette araya girip konuşmayı durduruyor.
Arapçada — ve Türkçede — "bileceksin" cümlesi bağlama göre iki şey söyler: ya bir bilgi vaadi ("merak etme, öğreneceksin") ya bir tehdit ("görürsün sen"). İkisini ayıran şey, bilginin nasıl geleceğidir.
Ayet ikinci anlamdadır ve bunu şuradan anlıyoruz: bilgi bir öğretim olarak değil, bir karşılaşma olarak vaat ediliyor. Sûrenin devamında bu bilginin nasıl geleceği anlatılacak — sûra üfürülecek, gök açılacak, dağlar serap olacak.
Ve bu, Tekâsür bölümünde kurulan ayrımın aynısıdır: ilme'l-yakîn (haberle gelen kesinlik) ile ayne'l-yakîn (görmeyle gelen kesinlik) arasındaki fark. Tekâsür sûresi de aynı kalıbı kullanıyordu: "Hayır! İleride bileceksiniz. Sonra hayır! İleride bileceksiniz." (Tekâsür 102/3-4).
İki sûrenin bu iki ayeti neredeyse birebir aynıdır. Tekâsür'de kellâ sevfe ta'lemûn (ikinci şahıs, sevfe ile), Nebe'de kellâ seya'lemûn (üçüncü şahıs, se- ile).
| Tekâsür 102/3-4 | Nebe' 78/4-5 | |
|---|---|---|
| Şahıs | İkinci çoğul: ta'lemûn — "bileceksiniz" | Üçüncü çoğul: ya'lemûn — "bilecekler" |
| Gelecek edatı | سَوْفَ | سَ |
| Konu | Çokluk yarışı | Diriliş haberi |
سَ ile سَوْفَ arasındaki fark. Dilcilerin çoğunluğuna göre sevfe daha uzak bir geleceği, se- daha yakın bir geleceği bildirir. Bir kısım dilci bu ayrımı kabul etmez ve ikisini eş sayar.
Ayrım kabul edilirse burada anlamlı bir sonuç doğuyor: Nebe' sûresinde bilginin gelişi yakın olarak işaretlenmiş oluyor. Ve sûrenin son ayeti bunu açıkça söyleyecek: إِنَّآ أَنذَرْنَٰكُمْ عَذَابًا قَرِيبًا — "Sizi yakın bir azapla uyardık" (78/40).
Yani sûrenin başındaki edat ile sonundaki sıfat aynı şeyi söylüyor. Bunu, ayrımın kabul edilmesi şartına bağlı bir gözlem olarak kaydediyorum; dilcilerin bir kısmının ayrımı kabul etmediğini yukarıda belirttim.
| Görüş | İzah |
|---|---|
| Tekit | Aynı şey iki kez söylenerek pekiştirilir; Arapçada yerleşik bir vurgu biçimidir |
| İki farklı zaman | Birincisi ölüm anındaki bilme, ikincisi kıyametteki bilme |
| İki farklı grup | Bir görüşte birincisi kâfirler, ikincisi mü'minler içindir — ama bu görüş zayıf durur, çünkü siyak tek gruptan söz ediyor |
| Derece farkı | Sümme burada zaman değil, rütbe bildirir: ikinci bilme birincisinden daha ağırdır |
Dördüncü görüş üzerinde durmak gerekiyor, çünkü sümme edatının bu kullanımı Arapçada tanınmıştır ve adı vardır: التراخي في الرتبة (rütbede uzaklık). Edat, iki şey arasında zaman aralığı değil, değer aralığı bildirir.
Bu okuma kabul edilirse tekrar, aynı cümlenin iki kez söylenmesi değil; ikincisinin birincisini aşmasıdır.
Ben bir tercih belirtmiyorum. İkinci ve dördüncü görüşler metne en rahat oturanlardır; ikisi de savunulabilir ve ikisi de birbirini dışlamaz.
"Neyi soruşuyorlar? Büyük haberi — o ki hakkında ihtilaftalar. Hayır! Bilecekler. Sonra hayır! Bilecekler."
Sorunun cevabı verilmiyor, çünkü sorunun kendisi bir bilgi talebi değil. Birinci ayette tesâül kalıbının kurduğu şey buydu: mesele konuşmaya dönüşmüştü. Konuşmaya dönüşmüş bir meseleye bilgi eklemek konuşmayı uzatır, kapatmaz.
Bunun yerine sûre iki şey yapıyor. Önce konuşmayı kesiyor (kellâ), sonra başka bir yerden başlıyor: altıncı ayette yeryüzü.
Bu tefsirde Kevser ve Duhâ bölümlerinde benzer bir yöntem kaydedilmişti: iddiayı tartışmadan ölçüyü değiştirmek. Nebe' sûresi aynı şeyi yapıyor — dirilişi tartışmıyor; muhatabın önüne dirilişin zaten üzerinde durduğu zemini koyuyor.